İleri
Geri
Doç.Dr.M.Sıtkı BİLGİN » ERMENİSTAN AÇILIMI VE GELECEĞİ: BAŞKAN OBAMA 24 NİSAN’DA SÖZDE SOYKIRIM SÖZÜNÜ KULLANACAK MI?
ERMENİSTAN AÇILIMI VE GELECEĞİ: BAŞKAN OBAMA 24 NİSAN’DA SÖZDE SOYKIRIM SÖZÜNÜ KULLANACAK MI?
 

Önce 4 Martta ABD Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler komitesinden geçen sözde soykırım kararının daha sonra da geçen hafta İsveç Parlamentosundan da geçmesi akıllara acaba Ermenistan açılımı sona mı erdi düşüncesini getirdi. Biz bundan 6 ay önce yaptığımız ve TESAM sitesinde de yayınlanan yazımızda 10 Ekim 2009 tarihinde Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokollerin Türkiye’yi sıkıntıya sokacağını tahmin etmiştik. Nitekim, bugün bu tahminimizde yanılmadığımız anlaşılıyor. Bu durumun ise bazı sebepleri vardır. Bunlar: a) imza edilen protokollerin çok muğlak ifadeler içermesi, b) anlaşmanın karşılıklı mütekabiliyet esasına dayanmaması, c) İmza dilen protokollerin her iki tarafın da içine sinmemesidir.

     Türkiye, protokollerde yer almasa da Dağlık Karabağ meselesinde bir gelişme olmadan sınırlarını açmayacağını ilan ederken, Ermenistan tarafı ise, sözde soykırımın asla tartışılmayacağını ilan etmiş hatta Ermenistan mahkemesi hem bu kararı ve hem de Kars Antlaşmasındaki sınırların Ermenistan tarafından asla kabul edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Türkiye, Ermenistan mahkemesinin aldığı bu kararların protokollere aykırı olduğunu ifade ettiyse de gerek ABD ve gerekse de Avrupa hükümetleri haksız yere Türkiye’yi suçlamışlar ve İsviçre’de 10 Ekim 2009 tarihinde imzalanan protokollerin TBMM’den derhal geçirilerek Türkiye’nin sınırlarını açması için Ankara’ya baskı yapmaya başlamışlardır.

     Sonuç olarak ise, gerek ABD ve gerekse de Avrupa Türkiye’ye bir gözdağı vermek için sözde soykırımı tanıma yolunda yeni bazı adımlar atmışlardır. Peki bundan sonra ne olacak? Sözde soykırım tasarısı Amerikan Kongresinden geçerek yasalaşabilir mi ya da Başkan Obama 24 Nisan ‘da “soykırım” der mi?

     Bu sorulara cevap verebilmek için konuyu 3 ana noktada mütalaa etmek lazımdır: 1) Son dönemde Türkiye ile Ermenistan arasında neler oldu, 2) Sözde Ermeni soykırımı kampanyasına karşı neler yapılmadı, 3) Sözde Soykırım kampanyasının geleceği nasıl bir ivme gösterebilir.  

I. Türkiye İle Ermenistan Arasında Soğuk Savaş Sonrasında Meydana Gelen Siyasi Gelişmeleri Kısaca Özetleyecek Olursak,

     Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişimini şu şekilde özetlemek mümkündür. SSCB’nin dağılmasından sonra 23 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş olan Ermenistan Türkiye’ye karşı olumsuz bir tavır takınacağının sinyallerini bir yıl öncesinden vermeye başlamıştı. Ermenistan Parlamentosu 23 Ağustos 1990’da kabul ettiği bağımsızlık bildirisinde Türkiye’nin doğu bölgeleri için ‘Batı Ermenistan’ ifadesini kullanmış ve sözde Ermeni Soykırımının uluslararası alanda tanınması için çaba gösterilmesine vurgu yapmıştı.

     Daha sonra kabul edilen Ermenistan anayasasında da bağımsızlık bildirisindeki bu maddelere atıfta bulunulmuştur. Buna ilaveten Erivan’ın Ağrı  Dağı’nın resmini devlet armasına koyması ve Doğu Anadolu’yu Batı Ermenistan olarak anması Ermenistan’ın o dağa kadar olan yerlerdeki "irredentist" taleplerini sembolik olarak dile getirme amacı taşımaktadır. Bütün bunlara rağmen Türkiye, bağımsız Ermenistan’ı 15 Aralık 1991’de tanımış ve Ermenistan’a karşı gayet esnek ve ılımlı bir politika takip ederek bu dönemde büyük ekonomik zorluklar çeken bu devlete her türlü insani yardım yapmaktan kaçınmamıştır.

     Bundan başka, Türkiye, 25 Haziran 1992 tarihinde aralarında diplomatik bir ilişki kurulmamasına ve Ermenistan’ın Karadeniz’de kıyısı  bulunmamasına rağmen Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik ve İşbirliği Örgütüne kurucu üye olarak katılmaya davet etmiştir. Türkiye, bu ılımlı ve yapıcı politikalarıyla bir yandan Karabağ sorununa çözüm bulunmasına yardımcı olmaya çalışırken diğer yandan Ermenistan’ın uzlaşmaz ve düşmanca bir tavrın içersine düşmesini önlemek istemiştir.

     Ancak, Ermenistan, Türkiye’nin attığı bu olumlu adımları  algılayamamış ve takındığı olumsuz tavra devam ederek 1992 yılında Ermenistan Parlamentosu bir açıklama yaparak SSCB ile Türkiye arasında 1921 yılında imzalanmış olan Kars Antlaşmasında belirtilen sınırları tanımadığını ilan etmiştir. Buna ilave olarak Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı saldırılarını daha da şiddetlendirerek Nisan 1993 yılında Kelbecer şehrini işgal etmesi Türkiye’nin sabrının taşmasına yetmiştir. Türkiye sert bir şekilde Ermenistan’ı uyararak saldırgan politikasına son vermesini istemiştir. Bundan başka Türk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin 5 Nisan 1993’te yaptığı bir açıklamada Türkiye’nin Ermenistan’a yaptığı her türlü yardımı durdurduğunu açıklamış ve daha sonra Türkiye Ermenistan ile olan sınırını kapatmıştır.

     Nisan 1998’de Robert Koçaryan’ın Ermenistan devlet başkanı olmasıyla Türkiye Ermenistan ilişkileri daha da gerilmiştir. Zira yeni yönetim Karabağ sorununa çözüm bulmak konusunda hiçbir adım atmaya yanaşmadığı gibi sözde soykırım iddialarını Ermenistan’ın başlıca temel dış politikası haline getirmek suretiyle Türkiye’ye artık düşmanca bir tavır takınmaya başlamıştır. Bu durum ise bölgede sınırdaş olduğu bütün ülkelerle sorunları olan Ermenistan’ı ekonomik, siyasi ve stratejik yönlerden gittikçe Rusya’ya bağımlı olmaya itmiş ve zamanla bu ülkenin adeta Rusya’nın bir ileri karakolu haline dönmesine sebep olmuştur. 

II. Türkiye İle Ermenistan Arasında Son Dönemde Meydana Gelen Gelişmelere ve Ermenistan Açılımına Giden Sürece bakacak olursak,

     Yakın dönemde Türkiye ile Ermenistan arasında gelen gelişmelerin ivme kazanmasının sebeplerini üç temel faktör üzerinden incelemek konuyu anlamak bakımından uygun olacaktır. Türkiye’nin Ermenistan açılımına ve 31 Ağustos’ta ilan edilen Türk-Ermeni Protokolünün imzalanması giden süreç aşağıda belirtilen temel faktörler çerçevesinde şekillenmiştir. Bunlar:  

1 Yerel faktörler: Türkiye ve Ermenistan devletlerinin takip ettikleri iç ve dış politik yaklaşımları çerçevesinde gelişen süreç.

2 Bölgesel faktörler: Güney Kafkasya bölgesinde son dönemde meydana gelen gelişmelerin Türkiye ve Ermenistan’a etkisi (Ağustos 2008 tarihindeki Rus-Gürcü  savaşının bölgesel yansımaları).

3-Global faktörler: ABD, AB ve Rusya gibi güçlerin güney Kafkasyanın merkezinde bulunduğu büyük Hazar havzasındaki siyasi, stratejik ve ekonomik rekabeti ve buradaki enerji kaynaklarının kontrolü ve bu kaynakların batı pazarlarına taşınması konusundaki mücadeleleri.

     Birinci faktör Türkiye açısından incelendiğinde, Türkiye’nin Ermenistan açılımı konusunda düğmeye basması, ABD Başkanı Obama’nın Türkiye’yi ziyaret ettiği 4-6 Nisan 2009 tarihinin arefesine yani 1-3 Nisan tarihine rastlamaktadır. Gerek Başkan Obama’nın Türkiye’yi ziyareti esnasında ve TBMM’de yaptığı konuşmada Türkiye’ye, Ermenistan ile olan ilişkilerini iyileştirmesini telkin etmesi ve gerekse de ABD Başkanı’ın her yıl mutat olan 24 Nisan konuşmasında hiçbir tarihi geçerliliği olmayan ve bir Ermeni iftirası olan sözde soykırım sözcüğünü söylemesini engellemek maksadıyla Türkiye tarafından Ermenistan liderleriyle diyaloğa girilmek suretiyle bugünkü açılım süreci başlatılmıştır.

     Heyetler arasında devam edegelen bir dizi görüşmelerden sonra 22 Nisan 2009’da Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve Türkiye’nin Ermenistan sınırını açması konusunda bir yol haritasının belirlendiği açıklanmıştır. Bu haberin basın ajanslarına düşmesi Azerbaycan’da çok büyük bir rahatsızlığa vesile olmuş ve neticede devlet başkanı İlham Aliyev’vin Moskova’ya gitmesine ve orada enerji ve güvenlik alanında bir dizi anlaşmayı imza etmesine sebeb olmuştur. Zira, bir Azerbaycan toprağı olan ve halen Ermeni işgali altında bulunan Dağlık Karabağ konusunda yol haritasında ne bir hüküm ve ne de bir referans bulunmamaktaydı.

     Halbuki, Türkiye’nin sınırı kapatma nedeni Ermenistan’ın Dağlık Karabağı ve civardaki altı Azeri reyonunu işgal etmesiydi. Ermeni işgali sebep, Türkiye’nin sınırı kapatması  ise sonuçtu. O halde sınırın kapatılmasına sebep olan durum ortadan kalkmadığına göre, sınır nasıl ve hangi gerekçe ile açılacaktı. Bu sebeple nerdeyse kırılma noktasına gelen Türkiye-Azerbaycan ilişkileri ancak Başbakan Tayyip Erdoğan’nın Bakü’yü ziyaret etmesiyle ve Azeri Meclisinde Dağlık Karabağdaki Ermeni işgali sona ermeden Türkiye’nin Ermenistan sınırını açmayacağına dair garanti vermesiyle tamir edilebildi.

     Ancak, Türkiye ile Ermenistan arasında süregelen zigzag diplomasisi geçen hafta 31 Ağustos’ta İsviçre’nin Bern şehrinde parafe edilen protokollerle tekrar yeni bir tehlikeli sürece sokulmuştur. İsviçre’li diplomatlar aracılığıyla bir araya gelen bir araya gelen Türk ve Ermeni heyetleri ortak bir açıklama yaparak Türkiye ile Ermenistan arasında ‘diplomatik ilişkilerin tesisi’ ve ‘ikili ilişkileri geliştirmesi’ (yani sınırın açılması) konularinda iki protokolün parafe edildiğini deklare ettiler. Türkiye ve Ermenistan parafe ettikleri bu iki protokol konusunda kendi kamuoylarını ikna etmeye ve altı hafta içinde yani 12 Ekim’e kadar bu protokolleri parlamento onayına getirmeye ve onaylandıktan sonra da yürürlüğe koymnaya karara vermişlerdir.

Bu iki protokolü ekleriyle birlikte şu altı maddeyi kapsamaktadır:

1-İki ülke arasında önce konsolosluk ve sonra da elçilik seviyesinde diplomatik ilişkilerin kurulması

2- Sınırların karşılıklı olarak tanınması

3- İki ay içinde Türkiye’nin sınırını açmasının sağlanması

4- Sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye, Ermenistan, İsviçre ve diğer bazı Avrupalı tarihçilerin dahil olacağı bir tarih alt komisyonunun kurulması.

5- Terör konusunda işbirliğinin sağlanması

6- Kültürel, ekonomik ve ticari konularda işbirliğinin yapılması ve Ermenistan’ın Avrupa’ya enerji nakil projelerine dahil edilmesinin önündeki Türk vetosunun kaldırılmasın sağlanması

     Görüldüğü gibi bu protokollerde ve eklerinde ne Karabağ meselesinin çözülmesiyle ve ne de Ermenistan’ın sözde soykırım iddialarından vazgeçtiğine dair hiç bir husus yer almamaktadır. Halbuki, Türkiye’nin Ermenistan’la olan sınırını kapatması Karabağın işgaliyle ilgili bir mesele iken Ermenistan’la diplomatik ilişki kurulmaması ise Ermenistan’ın sözde soykırım iddialarını dış politikasının temel amacı olarak görmesi ve bunu her fırsatta Türkiye aleyhinde kullanıp Türkiye’ye düşmanca bir tavır takınması sebebiyle olmuştur.

     Tarih komisyonunun kurulması hiçbir şekilde Ermenistan’ın iddialarından vazgeçeceği anlamına gelmemektedir. Bilakis Ermeni siyasetçi ve tarihçilerinin yaptıkları açıklamalarında ‘ancak, Ermeni soykırım tezi kabul edildikten sonra bunun hangi sebeplerden meydan geldiği ve ne gibi sonuçlara yol açtığı tarih komisyonu tarafından araştırılabilir’ denmektedir. Ermenistan doğu Etütler başkanı Ruben Safrasyan 3 Eylül’de yaptığı açıklamada ‘Türkiye Ermenistan’ı soykırım iddiasından vazgeçmeye zorlamıyor’ diyerek bunun Ermenistan’ın diplomatik zaferi olduğunu belirtmiştir. Keza, Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan da değişik medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalarda, Ermenistan’ın sözde soykırım iddialarından asla vazgeçmeyeceğini ve Dağlık Karabağ meselesinin parafe edilen protokollerin dışında tutulduğunu açıkça beyan etmiştir. ABD ve Avrupa’daki Ermeni diyaspora kuruluşları da benzer görüşleri ileri sürmektedirler.

     Tarih komisyonu ise, Türk, Ermeni ve sözde soykırımı parlamentolarında tanımış Avrupalı tarihçilerden oluşacaktır. Türkiye-Ermenistan heyetlerinin görüşmelerine aracılık eden İsviçre bile bu Ermeni iftiralarını parlamentosunda tanıdığı halde nasıl bir adil ve objektif bir inceleme ve değerlendirmede bulunacaktır. Yani Türkiye Ermeni yanlısı Avrupalıların görüşlerine nasıl güvenecektir. Böyle bir durum ise acaba Türkiye’ye bir komplo planı mı uygulanacaktır düşüncesini akla getirmektedir. Zira, Ermeni soykırım iddialarını parlamentolarında tanımış olan Avrupalı ve Ermeni tarihçilerle Türk tarihçiler karşı karşıya gelecek ve neticede çoğunluk görüşü azınlık tarafa galebe çalacak ya da en iyimser tahminle tarih komisyonu ortak bir sonuca ulaşamayacaktır.

     Dağlık Karabağ konusunda ise Başbakan Erdoğan’ın Azerbaycan’a hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde verdiği açık bir taahhüt vardır. Başbakan, 13 Mayıs 2009’da Azerbaycan meclisinde yaptığı konuşmada ‘sınırın kapatılmasının sebebi Dağlık Karabağ’ın işgal edilmesidir. Dolayısıyla sınırın kapatılması sonuçtur. Sebep kalkmadan yani işgal sona ermeden sınır kapısı açılmaz’ sözleriyle Azerbaycan’a açık ve net bir güvence vermiştir. Ancak, parafe edilen metinde Karabağ’daki işgalin sona ermesiyle ilgili ya da Ermenilerin işgal ettikleri yedi Azeri reyonundan geri çekilmeleriyle ilgili hiç bir husus yer almamaktadır. Başbakan’ın Azerbaycan’a verdiği bu açık ve net taahhüdü ortada dururken sınırın açılmasının hiçbir makul izahı olmayacaktır. Hatta, Başbakanın bu hareketi Ermenileri bile şaşırtmıştır. Erivan’daki Ermenistan uluslararası etütler başkanı direktörü Richard Giragosyan 2 Eylülde yaptığı açıklamada ‘Türk yetkililerin birkaç aydır Azerbaycan’ı yatıştırmaya yönelik söylemlerine rağmen Karabağ sorunundan spesifik olarak söz etmemeleri şaşırtıcıdır’ ifadesini beyan etmekten kendini alamamıştır.

     Ermenistan açısından meseleye bakıldığında ise, daha önce de ifade edildiği gibi Ermenistan iki sebepten dolayı sıkıntı altındadır. Şimdiye kadar Kafkasya denkleminde Rusya’ya dayanarak adeta Rusya’nın ‘Kafkasya karakolu’ oldu. Batı stratejilerinin bir unsuru olamadı ve Türkiye ve Azerbaycan’ın ambargoları nedeniyle gittikçe fakirleşti. Nüfusu göçler sebebiyle eriyerek 3 milyondan 1,8 milyona düştü. Ermeni milliyetçiliği Ermenistan’a çok zarar Verdi: ‘toprak fethetme’ siyasetiyle Azeri topraklarını işgal etmesi askeri harcamalarının artmasına ve neticede ekonomik çöküntüye yol açtı. Ermenistan kuşatılmışlık çemberini yarmak ve ekonomik olarak nefes almak için Türkiye’nin kapılarını açmasını ve Türk-Azeri beraberliğinin bozulmasını istemektedir.

     Global faktörler açısından Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler ve açılım süreci incelendiğinde, bu durumun, ABD, AB ve Rusya gibi güçler arasında Kafkasya’da son dönemde giderek şiddetini arttıran siyasi ve stratejik rekabetle ve enerji kaynaklarının kontrolü ve bu kaynakların taşınması noktasındaki mücadeleyle çok yakından ilişkisi vardır.

      Özellikle, İkinci Irak Savaşı’nın ardından İran hariç Ortadoğu’daki enerji kaynaklarının tamamen ABD’nin kontrolüne geçmesi üzerine birinci safhayı tamamlayan ABD ve AB enerji savaşlarının ikinci arenası olan Orta Asya’ya ve oraya giden yol olan Kafkasya’ya gözlerini çevirmişlerdir. Ancak, burada aynı SSCB dönemindeki gibi hiç ummadıkları güçlü bir Rus direnciyle karşılaşan Waşington ve Brüksel yeni bir stratejik planı uygulamaya koymak zorunda kalmışlardır. Ağustos 2008 tarihinde Rusya Gürcistan’a müdahale ederek bu bölgenin kontrolünü bir başka güce bırakmayacağının sinyallerini açıkça vermiştir. Dolayısıyla, Rus-Gürcü Savaşı, Soğuk Savaş dönemi sonrasında büyük Hazar havzası üzerinde yeniden şekillenmeye başlayan global güç mücadelesinin dönüm noktasını teşkil etmektedir.

      Artık Kafkasya, Hazar ve Orta Asya üçgeninde harekat yapmayı planlayan global ve bölgesel güçler bu yeni durum çerçevesinde siyasi ve stratejik vaziyet belirleme yoluna gitmişlerdir. Hiç kuşkusuz bu yeni durumdan etkilenen ülkelerin başında Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan gelmektedir. Özellikle ABD ve AB için büyük ehemmiyet kesb eden Büyük Hazar havzasındaki enerji kaynaklarının kontrolü ve bu kaynakların taşınması noktasındaki mücadelede Gürcistan halkasının zayıf çıkması ve devre dışı kalması Waşington ve Brüksel’i büyük bir telaşa sevk etmiş ve bu durum adı geçen devletleri alternatif yeni stratejiler geliştirmeye zorlamıştır. Yeni strateji, zayıf halka Gürcistan’ın yerine Ermenistan’ı ikame edilerek Orta Asya enerji kaynaklarının Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye üzerinden Batı’ya naklinin yapılması hesabına dayanmaktadır.

     Böyle bir durum ise önce acilen Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzeltilmesini sonra da Ermenistan-Azerbaycan münasebetlerinin düzenlenmesini icap ettirmektedir. Planın işleyiş şeklinden önce daha ehemmiyetli olan Ankara Erivan arasındaki münasebetlerin düzeltilmesi ve sonra da Erivan-Bakü arasındaki ilişkilerin biraz baskı ve biraz da taviz yoluyla rayına oturtulması planlanmaktadır. Rusya’ya gelince bu ülke tıpkı Gürcistan’da olduğu gibi asla Ermenistan’ın kendi kontrolü dışına çıkmasına müsaade etmeyecektir. Belki Ermenistan’a karşı takip ettiği sert stratejiyi yumuşatacak ve bölgede daha ılımlı bir politika takip edecektir.

      Zira, Ermenistan’ın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılar nedeniyle halk arasında gittikçe artmaya başlayan anti-Rus muhalefetine karşı Moskova da bazı yeni stratejiler geliştirmek ve ılımlı bir yol takip etme gereğini hissetmektedir. Dağlık Karabağ meselesinde daha olumlu bir tavır takınarak hem Azeri ve hem de Ermeni taraflarına zeytin dalı uzatacak ve böylece bu iki ülkeyi kendine bağlamaya çalışacaktır. Nitekim, Türk-Ermeni yol haritası açıklandıktan sonra İlham Aliyev’in Ankara ziyaretini iptal ederek Moskova’ya gitmesi ve burada enerji ve güvenlik anlaşmaları imzalaması Rusya’nın böyle bir politika takip etmeye çalışacağını ortaya koymaktadır. Ancak, Rusya, kendi çıkarı açısından, hiçbir zaman Karabağ meselesinin kökten çözümünü istemeyecektir.

      AB’nin konuya ilgisi ise 1987 yılına kadar gitmektedir. Türkiye’nin AB`ye tam üyelik başvurusunda bulunmasından üç ay sonra Avrupa Parlamentosu, `Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü` başlıklı bir tavsiye kararı almıştır. Kararda 1915-1917 dönemindeki olaylar 1948 BM Sözleşmesi`ne göre soykırım olarak adlandırılmakta ve Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımamasının AB`ye tam üyelik yolunda engel olduğu vurgulanmaktadır.

      Avrupa Parlamentosu 17 Aralık 2004 zirvesinden iki gün önce 15 Aralık 2004 tarihinde de bir tavsiye kararı kabul etmiştir ve bu kararda da Türkiye’nin `soykırım`ı tanıması istenmektedir. Avrupa Parlamentosu tarafından 15 Aralık 2004 tarihinde 262 ret oyuna karşılık 407 kabul oyuyla kabul edilen ve Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başlatılmasını tavsiye eden metinde Türk otoritelerin Avrupa Parlamentosunun 1987 yılındaki kararının gereğini yerine getirmediğini ifade etmektedir. Yukarıda belirtildiği gibi 1987 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen metin Türkiye’nin Ermeni `soykırımı` nı tanımasını istemekte ve konuyu Türkiye’nin üyeliğine engel olarak değerlendirmektedir. 
 

III. Sonuç Olarak Sözde Soykırım tasarısı Amerikan Kongresinden geçerek yasalaşabilir mi ya da Başkan Obama 24 Nisan ‘da soykırım der mi? Neler Yapılmalı, Sorularını cevaplandıracak olursak,

     Yakın vadede gerek sözde Soykırım tasarısının kabül edilmesi ve gerekse de Başkan Obama’nın soykırım lafını telaffuz etmesi ihtimal dahilinde gözükmemektedir. Çünkü Türkiye’nin Amerika’ya ihtiyacı olduğu kadar ABD’nin de Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Irak’ta, Afganistan’da enerji bölgesi büyük hazar havzasında Türkiye’nin elinde kullanacağı güçlü kozlar vardır. Nitekim sözde soykırım tasarısının ABD Dış ilişkiler komisyonundan geçmesi üzerine gerek Başbakan Erdoğan ve gerekse de Cumhurbaşkanı Gül çok sert tepkiler ortaya koymuş, Türkiye’nin Waşington Büyükelçisi Ankara’ya çağrılmış ve bu tepkiler üzerine de daha önce suskun kalan Obama ve Bayan Clinton açıklamalar yaparak tasarının kongreden geçmeyeceğini beyan etmişlerdir.

     Ancak, orta vadede tehlike çanları çalmaktadır. Çünkü dünyadaki tüm Ermeniler sözde soykırımın 100’üncü yıl dönümü olan 2015 yılına kilitlenmişlerdir. Ermeni diyasporası Lobi yöntemini devreye soktuğu 1980’li yıllardan beri bu 2015 hedefi için çalışmaktadır. Ellerinde de kullanacakları kozları vardır. Türkiye aşağıdaki tedbirleri en kısa sürede almaya başlamazsa başı çok ağrıyacaktır.

     Bu çetrefilli meselenin çözülmesinde 3 aşamanın eş zamanlı olarak kat edilmesi şarttır. Aksi halde atı alan Üsküdar’ı geçecektir ve bu noktada Ermenilerin nihai hedefi ABD’ye sözde soykırımı kabul ettirmektir. Bunu engellemek için ise:

1- Türkiye’nin, artık, kendi kendine oynamayı bırakıp, dışarıya yönelik en az iki dilde (İngilizce ve Fransızca) kaliteli kitap, dergi ve makale neşri yoluyla Amerikan-Avrupa entel ve kamuoyuna hitap etmesi, tabiri caizse Avrupa ve ABD’yi bilgi bombardımanına tutması ve bunun için de, ya devlet ya da özel, sırf bu işle meşgul olacak merkezler teşkil etmesi elzemdir.

     2-Yoğun bir diplomasinin icrası ki bunun için de diplomatların bu mesele hususunda sıkı bir eğitimden geçirilmeleri şarttır. 3-Lobicilik faaliyetleri: Avrupa ve ABD’de yaşayan milyonlarca Türk var. Bunların derlenip toparlanması ve bir çatı altında organize edilmeleri gereklidir. ABD ve Avrupa parlamentolarında birçok karar lobiler marifetiyle alınmaktadır. Oyunu kuralına göre oynayamayan kaybetmeye mahkum olur. Daha başka birçok öneri sıralanabilir ama yukarıdaki umdeler meselenin çözümüne yönelik bir stratejik planın sine quo non (olmazsa olmaz) şartlarıdır.


Yorumlar
Yorum Bulunamadı.Bu habere ilk yorumu siz yapın.
Yorum Yaz
Ad Soyad *
E-mail *
Konu *
Mesaj *

Yazarın diğer yazıları

» Tüm Yazarlar

Çok Okunan Haberler

Bugün Dün Bu hafta


VİDEO HABER